Filim Adamı


Filmlere yapılan son yorumlar...

@idiluygun (10 dakika önce)

idiluygun


Ben Kırmızıgül'ün çektiği bütün filmleri izlemiş değilim.Şöyle yönetmendir böyle yönetmendir diye ahkam kesecek bir bilgi birikimine,tecrübeye de sahip değilim.Fakat bu adam bayadır yapıyor bir şeyler.Hem de küçük falan değil baya zaman harcıyor,emek veriyor,kendini de geliştiriyor. Kamera açıları,doğal ışık,kostüm renkleri,çeşitliliği gözümü aldı.Evet, kötü mizah.Olabilir çok da üzerinde durmadım.Dokundurmaya çalıştığı alt metinler de gerekli yerlere ulaşmış ki başına bunlar geldi.Sonuç olarak 3-5 yönetmen ile kısıtlı kalmasın sinemamız.Daha fazla üretelim.Zihnimiz ışık dolsun.Renk dolsun.



{bkz: Vezir Parmağı (2017) }

@KorkuncluAdam (12 dakika önce)

KorkuncluAdam


Şu filmi dünyada izleyen tek kişi benim yani sanmıyorum bu filmden yönetmenin kendisinin bile haberi yoktur.Yönetmen beni görse ağlayıp sarılarak ikinci film için umutla dolar uzaklara dalar ve evet çekiyoruz der,der demesine de kesin varsa ailesine devam filmini çekmeyeceğine dair söz vermiştir çünkü adamı tehdit etmişlerdir devam filmini çekersen evden kaçarız diye,haksızlar mı haklılar.


{bkz: Darr @ The Mall (2014) }

@idiluygun (28 dakika önce)

idiluygun


Hani bütün yönetmenler arkalarında isimlerini bırakmaya çalışırlar ya?Bir belge bırakmaya çalışırlar.İşte bu bir belge bırakmaktır.Samsara dünyamınızın en büyük sinematografik eseridir. Rakibi varsa eğer o da aynı yönetmenin 1992 yapımı filmi olan Baraka'dır. 

Dünya günlüğü.Bittiğinde sokağa koşup hepinize sarılayım mı yoksa yanınıza sinsice yanaşıp 'toplu intihar' diye fısıldayayım mı bilemedim.Fikir hala gidip geliyor.



{bkz: Samsara (2011) }

@wersolame (33 dakika önce)

wersolame


Tek cümle ARE YOU LOOKİNG CLOSELY ? Tek kelime Saplantı tek soru bir şeyi ne kadar arzu edebilirsiniz ?


{bkz: The Prestige (2006) (Prestij) }

@maximumgore (yaklaşık bir saat önce)

maximumgore


amores perros tarzı kurgunun kullanıldığı en iyi türk filmi sanırsam.



{bkz: 91.1 (2016) }

@strawberryfields4ever (yaklaşık bir saat önce)

strawberryfields4ever


Bu filmi izledikten sonra , bu filmi izlemiş oluyorsunuz. Aslında sadece izlemiş olmuyorsunuz. Artık yeşil yolda yürümeye başladığınızın farkında oluyorsunuz. Harika bir film. harika oyunculuk.TOM HANKS...



{bkz: The Green Mile (1999) (Yeşil Yol) }

@rectangularr (2 saat önce)

rectangularr


Paco Bey size büyük saygı duydum. Katekulli de sınır tanımıyordunuz ve sakinliğinizi her daim koruyordunuz. El Pilot'un yani Jose Coronado'nun oynadığı Contratiempo, La Caja 507 filmleri de süperdi. Ama abimiz esas şu filmde uçuyordu : No Habra Paz Para Los Malvados. İzleyiniz bunları da ;)



{bkz: El Hombre De Las Mil Caras (2016) }

@sandel (3 saat önce)

sandel


Az önce sinemadan geldim. Sıcağı sıcağına yorum yapmak istedim. Christopher Nolan'ın ne kadar başarılı bir yönetmen olduğunu hepimiz biliyoruz. Kısa filmi dahil tüm filmlerini izlemiş birisi olarak yorum yapmak bana düşer diye düşünüyorum. Bir önceki filmi İnterstaller'in gereğinden fazla abartıldığını söylemiştim. Dunkirk'te yine gereğinden fazla abartılacak bir film gibi duruyor. Açıkçası teknik özellikler, kurgu ve ses montajına söyleyecek hiçbir şey yok. Mükemmel bir ses kurgusu ve montajı var.

Bir çok savaş filmlerinde alışık olduğumuz sahneler defalarca tekrarlanmış. Evet, oluşturulan sessiz atmosfer ve Hans Zimmer'ın harika müzikleri ile hikayanın içine girebiliyoruz fakat bir şeylerin eksik olduğunu anlamam pek uzun sürmedi. Savaş filmi izleyeceğini bilen bir kişi zaten beklenilen sahnelerin karsısina çıkacağını tahmin edebiliyor. Eğer siz senarist ve yönetmen olarak savaş filmlerinin alışılmış sahnelerinin dışına çıkıp izleyiciyi koltuğa kilitleyecek bir şey veremiyorsanız sıradanlığı yenememişsiniz demektir.

Tüm bu eleştirileri filmi beğenmediğim anlamına gelmiyor fakat beklentilerimi aşacak bir hikaye umuyordum. Sanırım İnception'dan sonra Nolan'dan çok daha iyi filmler beklemekle hatta ettim. Dunkirk'te olup bitenleri okuduğnuzda zaten karşınıza nasıl bir hikaye çıkacağını tahmin edebiliyorsunuz. Bunun içine seyirciyi etkileyecek, şaşırtacak veya kurgusal olarak beklentilerimizi karşilayacak bir şeyler verilmeliydi. Filmde beni en çok etkileyen şey sessiz atmosfer ile Hans Zimmer'ın müziklerinin birleşmiş olması. O anların içine girerek yaşayabilirsek filmden biraz daha tat alabiliriz diye düşünüyorum.

Sabey Sandel



{bkz: Dunkirk (2017) }

@quijote (5 saat önce)

quijote


hiç gerek yok izlemeye bomboş film. tarihi bir gerçekliği yoksa tabi .


{bkz: The Exception (2016) (İstisna) }

@faj (9 saat önce)

faj


insan evlatlarıyla diğer canlıların evlatlarını ayıran yegane şey arzu olabilir mi acaba. bu sorunun cevabını verebilecek birini tanıyorum, hikayemizin kahramanı profesör imanuel rath. kendisi bir kabare şarkıcısına olan aşkı uğruna saygın hayatından vazgeçmiş biri. hani geometride bir kural vardır paralel olmayan iki çizgi bir noktada birleşir diye. profesör ile lola lolanın buluşması da öyle, birbiriyle alakası olmayan iki hayat bir noktada birleşiyor sonra ise tekrar sonsuza dek ayrılıyor. 

 

belki aşk herşeye affeder ama aşkın da bir süresi vardır. ama çevresi tarafından saygı görmenin önemsenmenin bir süresi yoktur belkide bu sebeple ölmek kötüdür ama yalnız ölmek daha kötüdür. filmimiz kulaklarımıza sen sen ol yalnız ölme diye mi fısıldıyor bilemeyiz. ama finaldeki duygu serenadı canlarımızı bildiğin yakıyor. 

 

tavsiye film listelerinde göre göre bıkıp izlemeye karar verdiğim bir filmdi ve iyiki izlemişim. iyiki varsınız iyi filmler...



{bkz: Der Blaue Engel (1930) (Mavi Melek) }

@sandel (10 saat önce)

sandel


Orjinal ismi ''Das weiße Band - Eine deutsche Kindergeschichte'' olan filmin yönetmenlik koltuğunda Michael Haneke oturuyor. Funny Games (1997 - 2007), La pianiste (2001), Caché (2005), Amour (2012) gibi önemli filmlere imza atan Michael Haneke'in neredeyse çektiği her film rahatsız edici bir konu içeriyor. Birinci Dünya Savaşı öncesi Almanya?nın bir köyüne konuk oluyoruz. Dönemin bilindik havasını solurken garip olayların gerçekleştiğini ve insana rahatsızlık veren durumların yaşandığına şahit oluyoruz. Savaş öncesi köy halkının çocuklara davranış biçimleri, ahlaki öğretileri ve psikolojik çıkarımlarının ilerde nelere gebe kalacağını anlıyoruz. Bir ülkenin toplumsal değerlerinin ve ahlaki yapısının neyin üzerine kurulduğunu ve kurulan temelin ne kadar sağlam olduğunu inceliyoruz. Birinci Dünya Savaşı öncesinde çocukların beynine kazınan sosyal, dinsel ve ahlaki eğitimin ne denli tutucu olduğunu ortaya koyan Haneke, sorunların kökenin neye dayandığını gözler önüne seriyor. Muhafazakar aile yapısının, tutucu bireylerin, zoraki eğitim sisteminin ve dinsel ahlakın 1940'larda nelere sebebiyet verdiğini küçük boy koyun analizini yaparak anlamaya çalışıyoruz.

 

Din kökenli olan katı eğitim sisteminin bir virüs gibi yavaş yavaş aile yapısına girerek insanları nasıl ele geçirdiğini anlıyoruz. Dönemin aile yapısını incelersek, bir önceki nesilden kalan geleneklerin aynen uygulandığını görürüz. Ataerkil bir yapıdan gelen aile sistemi 1900?lu yılların başından 1970?lere kadar pek değişmediğini biliyoruz. Kimseyi suçlamdan tarafsız açıdan bakacak olursak, aileyi kontrolü altında tutan bireyin, geçmiş nesilden görendiği ?gerçeklerini? bir sonraki nesile aktarma çabası içerisinde olduğunu fark ederiz. Bir nevi ''neyi ekersen onu biçersin'' sözü ile de açıklayabileceğimiz eğitimdeki sürü kültürünün, ileride bir diktatörün yaratılmasına sebebiyet verebileceğini sorguluyoruz. Filmde Alman aile kültürünün çocukluk yılları gerçekçiliğinden ödün vermeden acımasız bir şekilde eleştirilirken, bir ülkenin yüzü yatak odasındaki aynaya çevriltilerek ?utanç kültürü? ile yüzleştiriliyor. Ne gariptir ki, o ülke bugün gelişmişliği ile birçok ülkenin fersah fersah önündedir. Tarihi ile yüzleşmekten korkmayan açık olan belki de yüzleşmek zorunda bırakılan bir ülke, yalanları, pişmanlıkları ve utancı ile aynı odaya konuluyor. Haneke?nin diğer filmlerini izleyenlerin alışık olduğu rahatsız edici sahneleri, bu filmde de görüyoruz fakat bu sefer gerilimin biraz daha az olduğunu fark ediyoruz.

 

Genellikle izleyiciyi gerip, rahatsız eden ve insani çileden çıkaran sahneleri ile tandığımız Haneke bu sefer sade bir anlatımı tercih etmiş. Haneke'den böyle bir film beklemediğim için mi yoksa bilindik konuları tekrarladığından mı tam karar veremiyorum ama bir şeylerin eksik kaldığını fark ettim. Dönemin katı kültürünün bana çok uzak olmasından dolayı ilgimi yeterince verememiş de olabilirim.

Sabey Sandel



{bkz: Das Weiße Band - Eine Deutsche Kindergeschichte (2009) (Beyaz Bant) }

@sandel (10 saat önce)

sandel


Pierre Boulle'nin (1912 - 1994) La Planète des Singes adlı kitabından sinemaya uyarlanan filmin yönetmenliğini Matt Reeves yapıyor. Cloverfield (2008) filmi ile dikkatleri üzerine çeken Reeves, Let Me In (2010) ile tekrar çekim denemesi yapmıştı. Henüz yolun başında olmasına rağmen oldukça büyük bir proje ile tekrar adından söz ettirmeyi başardı. Serinin ilk ayağı olan Planet of the Apes (1968) filmini izlemiş ve oldukça beğenmiştim. Serinin 8. filmi ''Dawn of the Planet of the Apes'', arada kalan diğer filmlere göre daha ayrıntılı bir şekilde ele alınmış. Görsel efektlerle göz boyamak yerine hikayeye önem verilmiş. Serinin ilk bölümünü tekrar hatırlarsak, maymunlar ve insanlar arasında bölge ayrımından bahsediliyordu. Bu filminde de insanlar ve maymunlar farklı bölgelerde yaşıyorlar. Gerilim, aksiyon ve dramatik unsurlar başarılı bir şekilde yönetilmiş. Maymunlar ve insanlar arasındaki benzerlik-farklılıklar kimi zaman mesaj kaygısı taşısa da etkileyici bir şekilde gözler önüne serilmiş. Bilgisayar ortamında yaratılan sahnelerin ne kadar gerçekçi olduğunu görüyoruz.

 

1968 ile 2014 yılları arasında çekilen bu iki filmi karşılaştırdığımızda serinin nerelere geldiğini gördükçe şaşırmamak elde değil. Görüntü yönetimi, mekan seçimleri ve görsel efektler açısından değerlendirsek son dönem fantastik filmler arasında önemli bir yere sahip fakat çok fazla abartmaya da gerek görmüyorum. İnsanlar ve maymunlar üzerinden ?iyi-kötü? çıkarımı yapmakta fazla ileri gidememiş. Kafa dağıtmak için güzel bir film fakat ortalamanın çok üzerinde olduğunu düşünmüyorum. Klasik savaş filmlerinden alışık olduğumuz bir çok sahnenin dışına çıkılmamış. Hikaye iyi bir şekilde ele alınmış fakat özgün değil. kurgu da ise hiçbir değişiklik göremedim. Sezar karakterinin kameraya bakıp çocukluk halini görmesi oldukça güzeldi. Ayrıca Malcolm ve Sezar isimleri bilerek seçildiği açık bir şekilde belli oluyor. Sezar?ı en yakın dostu hatta oğlu olarak gördüğü Brütüs ihanet etmişti. Bu filmde de aynı olayın yaşandığını görüyoruz. Malcolm karakterini de ırkçılığa  karşı mücadele veren Malcolm X?e benzetebiliriz. Keşke bu basit metaforlara yer verilmeseydi.

Sabey Sandel



{bkz: Dawn Of The Planet Of The Apes (2014) (Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti) }

@sandel (10 saat önce)

sandel


Little Senegal (2001) ve London River (2009) filmlerinin yönetmeni Rachid Bouchareb'in 2006 yapımı Indigenes filmi diğerlerine göre biraz daha ön planda yer alıyor. Bir çok ülke, kendi siyasi tarihinin özellikle de ordusunun sorgulanmasını pek sevmez. Siyasi çıkarlar veya güvenlik bahane edilerek her türlü bahane uydurulur ve bir şekilde konu kapatılır. Film çekilemez ve senaryo askıya alınır. Bu filmde öyle olmuyor işte! Fransa ordusu için savaşmış bir çok askerin daha sonra maruz kaldığı durumu gözler önüne seriyor. Fransız bayrağı altında savaşmış bir çok askerin mağduriyet ve gerçekler arasında kaldığı duruma şahit oluyoruz. Film, İkinci Dünya Savaşı?nın gerçek görüntüleri ile açılıyor ki sadece bunu görmek bile ilginç. Siyah-beyaz çekimlerle giriş yapan film hoş bir müzik eşliğinde seyircileri karşılıyor.

 

Giriş bölümü bitince siyah-beyaz çekim ''renkli'' görüntülere bırakıyor. Keşke filmin tamamı siyah-beyaz olsaydı. Böylece dönemin atmosferini daha iyi algılayabilirdik. Renkli çekimler bizi gerçeklerden birazcık uzaklaştırıyor. Kökeni Kuzey Afrika'ya dayanan Fransız askerlerinin yaşadığı durum, biraz da milliyetçilik teması altında seyirciye yansıtılmış. Bu bakımdan dönemin koşullarını bilmeyenler filmin atmosferine girmekte zorlanabilirler. Başarılı bir politik-savaş filmi olan Indigenes, dönemin koşullarını ayrıntıları ile bize anlatıyor. Ağır temposunun yer yer sıkıcı olduğunu söylemeliyim. Bu tarz filmlere alışık olmayanlar ve dönemin atmosferini ve tarihi olaylarını merak etmeyenlerin seveceğini düşünmüyorum. Olaylar gerçekte yaşanmış olsa da film Fransız halkına hitap ediyor. Tarih ve savaş filmlerini sevenler özellikle de yaşanmış olayları görsel olarak da incelemek isteyenler için gayet güzel bir film.

Sabey Sandel



{bkz: Indigènes (2006) (İsimsiz Kahramanlar) }

@sandel (10 saat önce)

sandel


Sur mes lèvres (2001), Un prophète (2009), De rouille et d'os (2012) gibi filmleri yöneten Jacques Audiard çarpıcı konuları ele almasını iyi bilen birisi. Sıradan hikayeleri kesinlikle tercih etmemesi ve farklı olmayan bir şeyi filme almaması oldukça dikkat çekici. De battre mon coeur s'est arrêté (Kalbim Bir An Durdu) ile bir yandan emlak mafyasının Fransa?daki çalışma şeklini ve zor durumda bıraktığı insanlar üzerinden yapılan siyasi göndermeyi izlerken bir yandan da sanatın etkleyici çağrısına kulak veriyoruz. Suç dünyası ile sanat dünyasının bir arada toplandığı Thomas Seyr (Romain Duriş) karakteri üzerinden farklı iki dünyanın analizini yapıyoruz. Bir tarafta yozlaşmış kültürün içinde yoğrulurken diğer tarafta aşk-sanat hayatındaki çelişkileri ile karşı karşıya geliyor. Suç dünyasında belirli oranda kuyunun içerisinde çekilmiş olmasına rağmen yeteneğinin esiri haline gelen Thomas Seyr iç dünyasında iki karakteri barındırıyor. Mafya dünyasının sert görünümlü erkeği ile sanat dünyasının naif ve yetenekli piyanisti arasında gidip gelen karakteri bir süre sonra kendisini bir tercih yapmak zorunda bırakıyor. Fransız filmlerinden aşina olduğumuz doğallık yer yer abartıya kaçsa da oyunculuların yalın ve gerçekçi performansları durumu kurtarmış gibi görünüyor. Yönetmenin diğer filmlerini daha önceden izlemişseniz, filmden beklentileriniz çok yüksek olabilir bu yüzden fazla bekleti içerisine girmeden izleminiz daha iyi olur. Filmin abartılacak bir hikayesi yok fakat farklı iki dünyayı yansıtması açısından ilgi çekici, bu yüzden film kendini izlettiriyor.

Sabey Sandel



{bkz: De Battre Mon Coeur S'est Arrêté (2005) (Kalbim Bir An Durdu) }

@sandel (10 saat önce)

sandel


Un héros très discret (1996), Sür mes lèvres (2001), De battre mon coeur s'est arrêté (2005) ve Un prophète (2009) gibi önemli filmlere imza atan Jacques Audiard, BAFTA, Cesar ve Cannes gibi önemli sinema platformlarından ödüllerle ayrılmış birisidir. Craig Davidson'ın kısa hikayesinden sinemaya uyarlanan ''Rust and bone'' kesişen hayat hikayeli filmlerin başarılı örneklerinden diyebilirim. Hikayedeki ana karakter erkektir fakat Jacques Audiard, Un prophète filminde yeterince erkek karakterle çalıştığı için, bu filmde kadın karakteri seçmeyi tercih etmiş. Rundskop (2011) filminden tanıdığımız Matthias Schoenaerts ve La mome (2007) filmindeki muhteşem performansı ile Oscar'ı kapan Marion Cotillard bir araya gelmiş. Stéphanie ve Alain van Versch karakterleri aslında birbirinden farklı dünyaların insanları. Bir kavga sonucu hayatları kesiyor ve unutamayacakları bir çok olaylar da o günden itibaren başlıyor. Her iki karakter de oldukça iyi analiz edilmiş. Bir tarafta şiddeti içine atarak küçük oğlu ile yaşamaya çalışan bir baba ve bedensel engellerine rağmen hayata tutunmaya çalışan bir kadının hikayesini izliyoruz. 

Yönetmen Rudskop filminde olduğu gibi ''kaybedenler''den yola çıkarak bir hayat hikayesini ele almış.''Sert ve kaba görünümlü bir insan karşısına nasıl bir insan çıkarsa hayata karşı bakış açısı değişir?'' gibi gayet hoş bir sorudan yola çıkarak iki farklı karakteri buluşturmuş. İki karakterin birbirini bulması o kadar hoş ve güzel anlatılmış ki; Marion Cotillard (Stéphanie) bile kendi karakterinin hayattan keyif almasından oldukça etkilenmiş. Kendisi bir röportajında, filmlerdeki seks sahnelerinde oynamaktan nefret ettiğini, kendisini kötü hissettiğini ve titrediğini söylemiş, bir oyuncu olarak kendisinin en kötü tarafı olduğunu belirtmiş. Bu filmde ise karakterine o kadar çok bağlanmış ki; onun (Stéphanie) hayattan keyif aldığını görmekten mutlu olmuş. Bu film için de; ''aşkın ve etin'', ''pasın ve kemiğin'', ''kalbin ve seksin'' anlatıldığı bir filmin olduğunu söylemiş. Marion Cotillard bu rolü kabul etmekte zorlandığını da hatırlatalım çünkü kendisi Greenpeace aktivisti ve tutucu derecede bir hayvan sever olduğu için, balina eğitmeni olarak rol almaktan çekinmiş. ''Rust and Bone'' filmini bir iş olarak gördüğünü ve Jacques Audiard için rolü kabul ettiğini de hatırlatalım. Bu tür açıklamaları yaparken oyuncuların ne kadar samimi olduğu da tartışılır.

Sabey Sandel



{bkz: De Rouille Et D'os (2012) (Pas ve Kemik) }

@sandel (10 saat önce)

sandel


Helen Prejean'ın aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan filmin yönetmenliğini Tim Robbins yapıyor. The Shawshank Redemption (1994), The Secret Life of Words (2005) ve The Lucky Ones (2008) filmlerinden oyuncu olarak tanıdığımız Tim Robbins?in kısa yönetmenlik kariyerindeki en iyi filmi ''Dead Man Walking''dir. Susan Sarandon, Sean Penn ve Robert Prosky'nin performansları dikkat çekiyor. ''Dead Man Walking'' terimi Amerika?da infaz günü gardiyanların mahkuma seslenme şekline verilen addir. Bu bağlamda filmin ismi çok iyi seçilmiş. Sırasını bekleyen bir idam mahkumu ile rahime arasındaki enteresan ilişki, dramatik bir şekilde ele alınmış. Bir rahibenin gözünden suç kavramını inceliyoruz. Mahkumun suçlu ve masum arasındaki döngüdeki yerini bulmaya çalışıyoruz. Mahkum hedefe yerleştirilerek seyirci bir nevi vicdan testine tabi tutulmaktadır. Verilen kararın doğru olup olmadığı ile, işlenilen suçu verilen cezayı hak edip etmediğini sorguluyoruz. Ölümünü bekleyen bir insanın ruh hali çok iyi yansıtılmış. Mahkumun anlattıklarını dinlediğimizde (Sean Penn farkı) ters köşeye yatmamak elde değil.

 

Bir süre sonra verilmek istenilen mesajın farkına varıyoruz. Amaç bireyin suçlu konumunda olup olmamasının yanı sıra adalet ve suç dengesinin ?hukuk ve vicdan? gibi iki farklı merci tarafından gözetim altına alınması. Neyin doğru neyin yanlış olduğuna hukuk-vicdan ikilisi üzerinden bakmamızı sağlıyor. ''Böyle bir suç işlenmiş ise affedilmeli midir'' ya da ''tecavüz-cinayet suçu idam cezasını gerektir mi?'' gibi hem hukuku hem de toplumsal adaleti ilgilendiren bir konu mercek altına alınıyor. Bir insan işlemiş olduğu bir suç sonrasında kesinlikle pişmansa ve bu pişmanlığında zerre kadar yalan yoksa, işlediği suçun cezası hafifletilmeli midir? Film sadece bir dramın ele alınışı açısından değil adalet-suç dengeleri açısından da çok önemlidir. Kurgu ve müzik harika bir şekilde filme aktarılmış. Kesinlikle izlenilmeli.

Sabey Sandel



{bkz: Dead Man Walking (1995) (Ölüm Yolunda) }

@sandel (10 saat önce)

sandel


Fearless (1993), The Truman Show (1998) ve The Way Back (2010) filmlerinden tanıdığımız Peter Weir'in 1989 yapımı ''Dead Poets Society'' oldukça etkileyici bir film. Filmde, Robin Williams, Robert Sean Leonard ve Ethan Hawke gibi önemli oyuncular yer alıyor. Robin Williams'ın 2014 yılında intihar ettiğini hatırlatalım. Aksiyon ve gerilim filmlerinden tanıdığımız Ethan Hawke'in ilk dönem oyunculuk kariyerine de göz atmış oluyoruz. ''Carpe Diem'' ile güzel bir giriş yapan film klasik Amerikan koleji filmlerinden biraz daha farklı. Film, öğrencilik yıllarımızda sorgulamamız gerken bir çok konuyu dile getiriyor. Hayatın içinden bir film. Daha önce kolej yıllarındaki gençliği ve eğitim sistemini sorgulayan iki filmi ele almıştık. Entre les murs (2008) ve Detachment (2011) filmleri okul yıllarında yaşanabilecek olaylara daha gerçekçi bir bakış açısı ile yaklaşırken ''Dead Poets Society'' filminin daha çok masalı ve şiirsel olduğunu görüyoruz. Film insana okul yıllarını hatırlatıyor ve o dönemi tekrar yaşıyoruz.

 

Filmin artıları saymakla bitmez aslında fakat masalcı bir yaklaşımı olduğunu da belirtmeliyiz. ''Böyle bir öğretmen gerçekten de olabilir mi?'' sorusuna ne kadar gerçekçi yaklaşırız bilemiyorum. Hayata farklı bir gözle bakmayı öğreten, öğrencilerine sorgulamayı teşvik eden ve ani yaşamalarını söyleyen kaç tane öğretmen vardır? Bunları yapan bir öğretmen olsa bile böylesine ''gerçeküstü'' bir karaktere sahip olup olmayacağı tartışılır. Filmdeki mesajlar almalıyız fakat ne kadar samimi ve gerçekçi olduğunu da sorgulamalıyız. Film bizden her şeyi sorgulamamız gerektiğini öğretiyordu öyle değil mi? 1989 yılında çekilmiş bir okul filmine göre çok başarılı. O yıllarda şimdiye göre daha katı eğitim sistemi olduğunu ve öğrencileri robot olarak gören öğretmenlerin olduğunu düşünecek olursak, film mesaj verme açısından önemli bir yer taşıyor. Filmin mesaj verme kaygısı taşıdığı kesin zaten amacı mesaj vermek olan bir filmi bu yönü ile eleştirmek doğru olmaz.

 

Filmin 1990 yılında Oscar?a 4 dalda aday olduğunu ve ?En İyi Senaryo? ödülü aldığını hatırlatalım. Sonuç olarak ''yasınıza göre'' farklı değerlendirmelerde bulunabileceğiniz bir film. Final sahnesi oldukça etkileyici. Özellikle 14-20 yaş arasını gençlerin kesinlikle izlemesi gereken bir film.

Sabey Sandel



{bkz: Dead Poets Society (1989) (Ölü Ozanlar Derneği) }

@sandel (10 saat önce)

sandel


Brian Garfield'in aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan filmin yönetmenlik koltuğunda, Saw (2004), Insidious (2010) ve The Conjuring (2013) filmlerini de yöneten James Wan yer alıyor. Saw ile büyük başarı yakaladıktan sonra devam filmlerinin hiçbirini James Wan?ın yönetmemiş olması da ilginç bir ayrıntı. Korku ve gerilim filmlerindeki başarılı çizgisine biraz aksiyon katarak ortaya ''Death Sentence'i çıkarmış. Kevin Bacon'ın harika oyunculuğu ile film farklı bir boyuta ulaşmış. Gerilimi yüksek olmasına rağmen senaryo yeterince sağlam değil. Sıradan bir aile babasının giderek katil kimliğine dönüşmesinin ele alındığı hikayeyi izlerken keyif alıyoruz fakat beklentileri yeterince karşılamıyor. Farklı bir karakterle karşılaşacağımı hatta harika bir seri katil filmi olacağını düşünmüştüm fakat klişe ''gerilim-aksiyon-suç'' üçlüsünden kurtulamayan bir film ortaya çıkmış. Kafa yormayan, vakit geçirmek için birebir, seyretmesi hoş fakat büyük beklentiler içine girilmemesi gereken bir film.

Sabey Sandel



{bkz: Death Sentence (2007) (Ölüm Emri) }

@sandel (10 saat önce)

sandel


Yönetmenliğini Mimi Leder'in yaptığı ''Deep Impact'', 2000'li yılların gözüyle sıradan bir felaket-bilimkurgu filmi olabilir fakat 2000'lere adım atacağımız yıllarda oldukça ses getirmişti. Bu tarz filmleri sevmesek de ihtiyacımız olduğunu belirtmek gerekli. Felaket filmleri klişe olacak diye artık çekilmiyor. Yapımcılar destek vermeyince de felaket içerikli bilimkurgu turu geri planda kalıyor. 2000'li yıllarda bu tür filmler değişim geçirerek yerini fantastik filmlere bıraktı. Uzay ve felaket içerikli Gravity (2013) hariç 2000'li yıllarda çekilmiş sağlam bir film hatırlıyor musunuz? Neredeyse hiç yok çünkü bu tür 2000'li yıllara gelene kadar o kadar değişim geçirdi ki, hiç bir yönetmen el atmıyor. Christopher Nolan?dan bu sene harika bir bilimkurgu filmi geliyor sanırım. Bekleyip göreceğiz. [Interstellar - 2014] ''Deep Impact'' yere göğe sığdırılamayacak bir film değil hatta nasıl biteceğini daha başından beri biliyoruz fakat sinemada görmemiz gerken bir filmdi. Madem bu türe iyi yönetmenler ve yapımcılar el atmıyor o zaman birileri çekmeli öyle değil mi? Büyük beklentiler içine girilmemeli. Kafa dağıtmak için hoş bir film.

Sabey Sandel



{bkz: Deep Impact (1998) (Derin Darbe) }

@tayla (10 saat önce)

tayla


Bazı yerler daha iyi işlenebilir miydi, elbette. Fakat sinemada izlenince harika keyif veren filmlerden bir tanesi. Ah o kadınlarr


{bkz: Wonder Woman (2017) }

@ogunberat (10 saat önce)

ogunberat


Benim gibi dram-gerilim filmi izlemekten hoşlananlara tavsiye edebilirim. Filmin sonuna dair ortaya çıkacak merakınız ve kötülerin hakkından gelme isteğiniz film boyunca ilginizi yüksek tutacaktır.

 

  ---spoiler---

Olayla ilgili okuma yapmak isteyenlere tavsiyem "The Wineville Chicken Coop Murders" diye araştırmaları.

http://www.theoccultmuseum.com/family-affair-gordon-northcott-wineville-chicken-coop-murders/


---spoiler---

 



{bkz: Changeling (2008) (Sahtekar) }

@sandel (10 saat önce)

sandel


Vizontele (2001), Vizontele Tuuba (2004) ve Kelebeğin rüyası (2013) gibi başarılı filmleri yöneten Yılmaz Erdoğan, son dönemlerdi sinemaya olan ilgisini görmemek mümkün değil. Bir zamanlar Anadolu'da (2011) ve Fasle kargadan (2012) filmlerindeki oyunculuk performansları da oldukça iyiydi. Russel Crowe'ın The Water Diviner (2014) adlı filminde de kısa bir rol almasıyla çıtayı biraz daha yükseltmiş gibi görünüyor. Aynı şeyi ?Organize İşler? için söyleyemeyeceğim. BKM tiyatro geleneğini sinemaya aktararak mizahi içerikli filmler yapmasına bir sözüm yok fakat filmlerinde sürekli tiyatral bir havanın olmasını doğru bulmuyorum. Tiyatronun kökleri çok daha eskiye dayanıyor fakat 1920'lerden sonra giderek sinema ile arayı giderek açmışlardı. Sinemaya tiyatral hava katıldığı zaman hemen fark ediliyor. Senaryo açısından çok zayıf kaldığını da belirtmeliyim. Diğer Türk yapımı romantik-komedi filmlerine oranla başarılı sayılacak ''Organiza İşler'' ilginç diyalogları, ve esprileri ile kafa dağıtmak için izlenebilecek filmler arasında yer alıyor. Büyük beklentiler içine girilmemeli. 

Sabey Sandel



{bkz: Organize İşler (2005) }

@sandel (10 saat önce)

sandel


Harsh Times (2005), Street Kings (2008) ve End of Watch (2012) filmlerini de yöneten David Ayer bu sefer rotayı İkinci Dünya Savaşı'na çevirmiş. Bu tür savaş filmleri çekince iyi yönetmen kategorisine mi giriyorsunuz yoksa Oscar döneminde iyi bir şans mı elde ediyorsunuz orası tartışılır fakat İkinci Dünya Savaşı üzerine film yapınca dikkatleri üzerinize çektiğiniz kesin.  Film başlar başlamaz kendimizi savaşın ortasında buluyoruz. Yönetmen, savaşın gereksizliğini anlatan diğer savaş filmlere göre biraz daha farklı bir tutum sergilemiş. Savaş sırasında yaşanılan vahşeti izlerken aynı zamanda insan doğasındaki hiddetin açığa çıktığına tanıklık ediyoruz. Dünyayı Nazilerin elinden sadece Amerikan ordusunun kurtarmış gibi gösteren diğer filmlerin izinden gidilmemiş fakat Amerikan milliyetçiliği ve aşırı kahramanlık hikayesi yine bir filme daha damgasını vurmuş. Savaş esnasından yaşanılan her türlü dram ve vahşet tüm gerçekçiliği ile yansıtılmış. Filmin en başarılı olduğu taraf gerçekçi olması. Her ne kadar sonlara doğru abartılı sahneler yer alsada savaş sahneleri genel olarak gerçeğe çok yakın.

 

Yönetmen End of Watch (2012) filminde kullandığı kamera taktiğini bu filmde de yansıtmaya çalışmış fakat çok fazla abartmamış. Fury savaşın ortasında başlayıp, ortasında bitmesinden dolayı yine diğer savaş filmlerinden ayrılıyor. Senaryo gayet başarılı olmasına rağmen yeterince ilgi uyandırıcı ve gerilim dolu hikayeler yer almıyor. Band of Brothers (2001) dizisinden alışık olduğumuz savaş görüntülerinin bir kısmı bu filme yansımış diyebiliriz. Yönetmenin bu diziden etkilendiği açık bir şekilde belli oluyor. Savaş esnasında bir grup birbirine sıkı sıkıya bağlı olan askerlerin mücadelesi açısından Band of Brothers'ın ikizi olmuş. Gerek kurgusu gerekse hikaye anlatımı gayet başarılı fakat yan konulara yeterince yer verilmemiş. Norman Ellison karakteri filme biraz canlılık getirmiş diyebiliriz. Şiddetin yaşandığı savaşın ortasında piyano sesinin birbirlerini anlayan iki insanı bir araya getirmesi naif bir şekilde betimlenmiş. Norman savaşı reddeden, orada bulunmaması gerektiğini düşünen ve öfkeye karşı sevgiyi tercih eden biri olarak karşımıza çıkıyor.

 

Filmin sonunda onu gören fakat ele vermeyen Alman askeri de tıpkı kendisi gibi olduğunu anlamakta zorlanmıyoruz. Görsel efektler, kostümler, müzik ve ses efektleri oldukça başarılı fakat lazer işini gibi sağa sola fırlayan kurşunlara bir türlü anlam veremedim. Gerçek kurşunlardan ziyade bir uzay aracının ışınlarını andırıyor. Filmin zayıf olduğu yönlerden bir tanesi de kapanış kısmı. Amerikalıların alışık olduğumuz kahramanlık hikayesi yine abartılarak ''siz hepiniz ben tekim'' kafası ile işlenmiş. Alman taburuna karşı 5 kişinin mücadele etmek askeri mantığa sığmıyor. Don 'Wardaddy' Collier tankı göstererek ''bu benim evim'' çıkışını doğal karşılamak olanaksız, sonuçta alınan aptalca bir karar yüzünden öldüler. 

 

Saklansalardı belki de kimse ölmeyecekti fakat gereksiz yere kahramanlık yapıldı. Bu açıdan ''Ölen askerler cesur ve kahraman oldukları için mi yoksa aptal oldukları için mi öldüler?'' sorusuna insan cevap vermek de pek zorlanmıyor. Sonuç olarak savaş filmlerini sevenler kesinlikle memnun kalacaktır çünkü son dönemlerde çekilen en gerçekçi savaş sahnelerine yer verilmiş. Teknik kadro çok iyi çalışmış. Keşke hikayenin içi biraz daha dolu olsaymış. Schindler's List (1993), The Pianist (2002) ve Der Untergang (2004) filmleri ile karşılaştırınca Furry?nin senaryo kısmı biraz zayıf kalıyor. ''Fury'' izlememiz gereken filmlerden bir tanesi fakat bir çok kişiye ters düşeceğini de belirtelim.

Sabey Sandel



{bkz: Fury (2014) }

@sandel (10 saat önce)

sandel


Nechama Tec'in "Defiance: the Bielski Partisans" kitabından sinemaya uyarlanan filmin yönetmenliğini Blood Diamond (2006) ile tanıdığımız Edward Zwick yapıyor. İkinci Dünya Savaş'ını konu olan bir çok film incelemesi yapmıştım. Schindler's List (1993), The Pianist (2002), The Reader (2008) ve The Boy in the Striped Pyjamas (2008) gibi sayısını daha da attıracağımız filmler mevcut. ''Defiance'' da tıpkı diğerleri gibi Yahudi katliamını farklı bir açıdan ele alıyor. Her ne kadar dram içerikli bir film olsa da Daniel Craig ve Liev Schreiber gibi oyuncularla filmin aksiyon tarafı da güçlü hale getirilmiş. Merkan olarak ormanın seçilmesi farklı bir atmosferin oluşmasını sağlamış. Savaşın sürdüğü dönemde ormanda hayatta kalma mücadelesi veren yahudi topluluğun direniş ile savunma arasındaki git-gelleri başarılı bir şekilde yansıtılmış. Büyük beklenti içine girilmezse sıkılamdan izlenilebilecek bir film fakat aynı tür konuları görmekten bıktıysanız sorun yaratabilir.

Sabey Sandel



{bkz: Defiance (2008) (Büyük Direniş) }

@sandel (10 saat önce)

sandel


Aksiyon filmlerini gayet başarılı bir şekilde yöneten ve gerilimi her zaman tadında bırakan Tony Scott 2012 yılında intihar ederek hayatına son vermişti. Déjà vu, tıpkı Man on Fire (2004), Unstoppable (2010) ve The Taking of Pelham 1 2 3 (2009) filmleri gibi Tony Scott - Denzel Washington ikilisini bir arada tutan bir başka aksiyon filmi. Déjà vu, ''daha önceden görmek'' anlamına gelmektedir. Geçmişte yaşanılan bir anı, tekrar yaşıyormuş hissine kapılmak olarak da tanımlanabilinir. Filmde déjà vu terimi ''bir yanılsama değilde bir gerçek olsaydı ne olurdu?'' sorusuna cevap arıyoruz. Filmin giriş sahnesine baktığımızda sıradan bir günün küçük ayrıntılarını görürüz ki bu küçük ayrıntılar sonradan karşımıza çıkacaktır.

 

Hikaye filme oldukça iyi aktarılırken kurgu da başarılı bir şekilde işlenmiş. Mantık hatası bulmaya çalışmadan, kendimizi filmin akışına bırakırsak filmden daha çok keyif alabiliriz. Filmde gördüğümüz bilgisayar teknolojinin bu kadar gelişmesi olasılıklar arasında, yani bilimsel bir kurgu gerçekçilik esasına uygun şekilde aktarılmış. Biraz daha ileri giderek işin tadını kaçırmışlar diye düşünüyorum. Geçmişe gidip, yaşanmış bir olayı değiştirmek hiçbir zaman mümkün değildir çünkü ''zaman'' tek bir çizgi üzerinde ilerleyen bir kavram değildir, bir boyuttur bu yüzden siz ona doru gittiğinizde zamana kavramı da boyutunu değiştirmesi gereklidir, aksi takdir de  bilimden çok kaderci bir anlayış hakim olur. Bu da ''bilim-kurgu'' türünde bir filme ters düşmektedir. Film incelemesi yaparken geniş açıdan bakmaya çalışıyorum. Açıkçası ben bu küçük detayları irdelemden filmi izledim ve oldukça keyif aldım.

 

Filmin akışına kendinizi bıraktığınız zaman bir aksiyon filminden alabileceğiz tadı sonuna kadar alıyorsunuz. Beynimizin henüz tam olarak nasıl çalıştığını çözmemiz olmamız bu tür filmler açısından bir artı diyebilirim. Karmaşık zihnin déjà vu haline yolculuk yaparken olasılıklar ve yanılsamalar arasında gidip geliyoruz. Doug Carlin'in yaşadığı bir dejavuya adeta otopsi yapan Tony Scott yer yer gerçekçilikten uzaklaşmış olsa da ilginç bir konu ile bizleri düşündürmeyi başarıyor. Filmin sonunda her şeyin dejavu olduğunu anlarken aynı zamanda geçmişe yapılan ''nokta atışların'' geleceği değiştirebileceğine tanık oluyoruz. Bizlerde ''bilinçli dejavu'' yaşıyoruz. Denzel Washington?ın oyunculuğunu her zaman sevmişimdir. Oldukça iyi jest ve mimikleri, tavırları ile kendini odak noktası yapmayı çok iyi biliyor. Biz de onu izlemekten kendimizi ali koyamıyoruz. Deja vu Aksiyon ve bilim-kurgu sevenlerin kesinlikle kaçırmaması gereken bir film.

Sabey Sandel



{bkz: Deja Vu (2006) }