Filim Adamı


Film Fecir » Ölümsüz Kadın

Ölümsüz Kadın

yazar: @Asim Mauser


http://www.youtube.com/watch?v=wJJ45UJrZgQ
 

Yaşadığımız durumlar genelde zihnimizde bir fotoğraf karesi olarak asılı kalır. Aşık olduğumuz kadın bir tanrıça, nefret ettiklerimiz ise şeytani bir varlık şeklinde bir poza bürünür; an donar ve fotoğraf karesine dönüşür, imaj aklımıza kazınır. O halde varlık, duyularımızın algıladığıdır.


Peki ya gerçek varlık bu mu? Duygularımızdan hareketle yarattığımız imgeler, yani aşk ne kadar gerçek? İşte bunu sorgulayan bir film izledim, daha doğrusu sadece aşkı değil hayatı da sorgulayan. Hikayenin bir aşk hikayesi olması elbette beni bu konuda konuşmaya itecektir. Şimdi yeni dalga sinemasının doğduğu bir çağa uzanacak ve inceleyeceğimiz filmin felsefi altyapısına değineceğiz.


Yeni dalga sinemasının doğuşunda, modern romanın payı büyüktür. Hikayenin ilerleyişinde zaman örgüsünü karıştıran, karakter yaratmaktan çok onların yarattığı imgelere yönelen bu roman türü kuşkusuz, insan zihninin yapısına daha uygundur. Yaşama dair imajların kafamızda canlanması da böyle değil midir? Bir hayal kurarken kimi zaman geçmişe, kimi zaman geleceğe, kimi zaman da şimdiki zamana karmaşık olarak sıçrayıveririz. Yahut rüyaların enteresan bir zaman örgüsüne sahip olması, çok uzun zamanların bir anda geçivermesi, kısacık dakikaların geçmek bilmemesi, hayal denilen durumdaki zaman örgüsünün, gerçek hayattakine asla benzememesinden kaynaklı olabilir. Sanat da bir hayal mahsulü olduğuna göre onda da zaman kavramının kronolojik şekilde ilerlemesi gibi bir zorunluluk bulunmamaktadır. Yine karakter yaratma hususunda da aynı şeyi söyleyebiliriz. Binlerce insanla karşılaşır, haklarında bir çok şey bilir ve onlar hakkında kafamızda bir imaj yaratırız. Fakat o imaj asla gerçek kişi ile uyuşmaz. İki nedeni var: birincisi biz duyularımıza göre bir anlam yükleriz, ikincisi o kişi de olmadığı gibi bir imaj çizmek ister. Böylece hakikate asla ulaşılamaz.


Örneğin Sadık Hidayet'in Kör Baykuş romanında da yukarıda anlattığım zaman, mekan, karakter özelliklerinin daha ilkel bir halinin zuhur ettiğini görüyoruz. Zaten yazar Fransız romanı üzerinde derin tesirler bırakmış. Fakat Fransız romancılar onun değişik kurgusunu, daha felsefi bir altyapıya oturtarak, klasik romandan tamamen kopmuş, bambaşka bir tür oluşturmuşlar. Sadık Hidayet'in romanında bir yargıya varması, gerçek ile hayalin ayrımına gitmesi onu modern ile klasik arasında bir yere koyuyor. Bir kadının, kaharamanda yarattığı Melek-kahpe imgesi olarak iki bölüme ayırabileceğimizi romanın ilk kısmının hayal, ikinci kısmının gerçek olduğu düşüncesi ister istemez zihnimizde daha ağır basıyor. Yazar da taraftar bir şekilde ağır basan hakikate, yani kahpeye işaret ediyor. Bu husus onu klasik romana yaklaştıran husus. İlk bölüm hayal, düş, ikincisi hakikat. Duygular insanı yanılttığında, insan düş görebilir. Böylece aşağılık bir kadına melek imajı yükleyebilir. Peki ya romanın kahramanı, ikinci kahpe imgesinde de yanılıyorsa? İşte yazarın taraftar tutumu bunu düşünmemize engel oluyor. Hakikat bu diyoruz. Fakat burada da olasıdır ki nefret duygusu bir yanılsamaya yol açıyor. Sadece duygular mı yanılsamaya yol açan. Duyular bile çoğu defa yanılmamıza neden olmuyor mu? Örneğin karanlıkta nehir kenarında sallanan bir dal bile gözümüzde vahşi bir hayvana ya da cin peri türünden bir yaratığa dönüşebilir. O halde duyulara da güvenmemek gerekir. Tıpkı Elea filozoflarının dediği gibi varlığı duyu yolu ile kavramaya çalışmak yanılmamıza sebep olacaktır. Varlık ancak akıl yolu ile kavranabilir.

Elea okulunun kurucusu Parmenides yukarıda bahsini ettiğimiz düşüncenin temelini atmış. "Gerçek tektir ve değişmez. Çokluk, değişim ve devinim duyularımızın bizi kandırmasından kaynaklı olup gerçekte yokturlar. Gerçeğe ancak akıl yolu ile ulaşılabilir." Bu felsefenin temellendirilmesi işi ise Parmenides'in öğrencisi Zenon'a kalmış. Kanıt için meşhur paradokslarını yaratmış. Aşil paradoksu gibi sonlunun sonsuz bölünebilmesi yanılgısından bahsetmeyeceğiz. Lakin ok paradoksu bizim için önemli. Zenon havada seyir halindeki bir okun, aslında durduğunu hareket etmediğini iddia etmiştir. Kanıt isterseniz, elinize bir fotoğraf makinesi alıp okun fotoğrafını çekmeniz yeterlidir. Ok resimde görüldüğü üzere havada asılı durmaktadır. İşte sinema da bu anlık devinimsizliklerin fotoğraflarını çeker, bir şeride doldurarak ilerletir. Böylece görüntü oluşur. Halbuki bu bir yanılsamadır. Gerçekte ise varlığa devinimsizlik hakimdir.
Bir sonraki uyarıya kadar spoiler var.

"O" vardır, olmaması olanaksızdır;
"O" yoktur, varolmaması zorunludur.

Parmenides


Alain Robbe- Grillet bir modern romancı, ancak 1963'te, Yeni Dalga sineması yavaş yavaş oluşurken İstanbul'da bir film çekmiş: L'immortalle yani Ölümsüz Kadın. Tıpkı Parmenides'in dizelerindeki gibi var mı, yoksa yok mu bilemediğimiz bir kadın hikayesi. Açılış sekansında bir odada, panjurların önünde bekleyen bir adam görürürüz. Panjurların arasında baktığında bir kadının hareketsiz durduğu resimler bir bir geçer. Bunun pencereden bakan adamın aklında kalan imajların, kronolojik bir sıraya uymadan aklına geliş sahnesi olduğunu filmin sonunda anlarız. Adamın aklına gelen imajlarda kadın son derece alımlıdır, güzeldir ve adeta tanrıça gibidir.

 

İsmi "Adam" olan karakter İstanbul'a gelmiş bir profesör ve İstanbul'da Lale isminde bir kadınla tanışıyor. Kadın Türk mü yoksa Fransız mı asla bilemiyoruz. Kadın adama İstanbul'u gezdiriyor ve bu esnada bir aşk doğuyor; bu sahnelerde filmin başında gördüğümüz kadın imajlarını bir bir buluyoruz. Bu esnada esrarengiz tipler girip çıkıyor lakin çoğunun diyalogu bile yok.Bir manası var gibi duran bu karakterlerin gizemini de çözemiyoruz. Film boyunca da karakterler hakkında adam akıllı başka bir bilgi edinemiyoruz zaten. Yani iki karakter de klasik sinemada olduğu gibi karakter değil, adeta iki boş imaj. İki karakter, Osmanlı ve Bizans kalıntısı olan bir İstanbul'da geziniyorlar. Daha açılışta İstanbul surları önünde ilerleyen kamera ile karşılaşıyoruz. Devamında vapur gezileri, eski konaklar, camiler bir bir kameraya giriyor. Yani filmin mekanı İstanbul da sadece imajdan ibaret. Filmin devamında kadın gizemli bir şekilde ortadan kayboluyor ve Adam İstanbul'u gezindikleri sırada tanıştıkları kişilere Lale'yi soruyor. Fakat aldıkları cevaplar karmakarışık. Herkes farklı bir imaj anlatıyor. Hatta yaşananların hayal mi gerçek mi olduğu bile karışıveriyor. Son olarak bir akşam Lale'yi buluyor ve araba ile gezelerken kaza yapıyorlar; Lale ölüyor. Burada da yine filmin başında gördüğümüz kadın yüzü imajını görüyoruz. Filmin devamında esrar hala çözülemiyor. Adam Lale'nin arabasını bir tamircide buluyor ve aracın bir kaza yapıp yapmadığını soruyor. Aldığı cevap aracın kaza yapmadığı olunca elbet yine yaşananların hayal mi, gerçek mi olduğu açısından şüpheye düşüyoruz. Filmin finalinde Adam bu araca binerek Lale ile aynı şekilde bir kaza yaparak ölüyor. Yine tüm hikaye bir esrara bir bilinmezliğe, belki de bir yanılsamaya dönüşüveriyor. Ve sonradan filmi izleyen bir arkadaşımın dikkatimi çektiği hususu anlatayım. Film de farklı yerlerden gösterilen aynı anlara ait görüntülerde karakterler farklı yerlerde bulunuyor. Örneğin bir sahnede evin içinde bulunan ana karakter, bir başka sahnede an aynı iken bir başka yerde bulunuyor. Bütün bunları seslerin aynılığı ve önemsiz detayların aynı yerde bulunması gibi hususlardan kavrıyoruz. Bu da filmin hikayesinin açılışta panjurun arasından bakan adamın aklından geçen, hayal ürünü şeyler olabileceği hususunda düşünmeme neden oldu.


Filmi izlerken aklıma gelen Zenon paradoksu, filmin yanılsama üzerine kurulu olması ile daha da yerli yerine oturuverdi. Evvela filmde kamerayı hareket ettiren hep bakışlar. Bir adam başını çevirip eve bakıyorsa, kamera çevrinip eve dönüyor ve onun gözündeki imajı görüyoruz. Yani yanılsamayı. Neredeyse filmin tamamında kamera, kadraja giren oyuncuların bakışlarına göre çevrinmektedir. Bakış yoksa kamera da çevrinmez. Kameranın işlevi adeta yanılsamayı yakalamak gibidir.
Yine filmde diğer insanlar ok paradoksundaki, ok gibi ele alınmıştır. Çoğu sahnede tüm insanlar donuk ve hareketsizdir. Sultanahmet Camii önündeki kalabalıkta yürüyen insanlar birbirlerine teğet geçen oklar gibidir. Kimi sahnelerde hakikaten insanlar dondurulur ve hareketsiz oldukları net bir şekilde gösterilir. Bazen kurgu sıçrayarak atlar. Bu da yine beni Zenon'un paradoksuna çıkardı: duyularımız ancak yanılırlar.


Son olarak filmde  Antik Yunan felsefesinden bir başka bir paradoksla daha karşılaşmam, yanılsama üzerine olan fikrimin kuvvetlenmesine sebep oldu. Lale Adam'a İstanbul'u gezdirirken, evlerin, gemilerin, tarihi yapıların sahte olduğunu söyler durur. Bu diyalog Surlara geldiklerinde daha açık bir şekilde ortaya çıkar. Lale surların eski olmadığını, yıkıldıkça yeniden yapıldığını iddia eder. Adam bunun restorasyon olduğunu söyler ama Lale aldırmaz, adı her ne olursa olsun surların yeniden yapıldığını eski olmadığını söyler. Yunan efsanesine göre Atina'nın büyük kralı Theseus, Girit seferinden dönüşünde gemisini Atina'ya bırakmış. Gemi zamanla eskimeye başladıkça parçalarını değiştirmeye başlamışlar. Bu durum felsefeciler arasında tartışılmış. Parçaları değiştirilen gemi, Theseus'un gemisi midir? Yoksa değiştirilen parçalar mı Theseus'un gemisidir? Bu parçalarla yeni bir gemi yapılsa Theseus'un iki tane gemisi mi olacaktır? Şeklinde bir paradoks doğmuş. Yani bu netice de bizi yine bir duyusal yanılsamaya ulaştırıyor ve Lale bunu sürekli dile getiriyor: Sahte!

http://www.youtube.com/watch?v=Ue2VrjJyUOU

Bir sahnede Adam'ın bakışının Pazar alanına çevrilmesi, yukarıda bahsini ettiğim üzere kameranın pazar alanına çevrinmesine neden oluyor. Burada duvarda görülen dansöz posterinin bir anda gerçek bir dansöz sahnesine dönüşmesi, ortamda bulunan bütün erkeklerin hipnotizma etkisi altındaymış gibi danseden kadını izlemesi bizi yine yanılsama düşüncesine ulaştırıyor. Burada Adam şehvetli bir halde Lale'nin boynuna dokunuyor. Duyularımız, çoğu zaman aklımızı dahi uçurabilir. Neticede yine Parmenides'in akıl yoluna ulaşıyoruz.


İşte tüm bu büyük yanılsama içerisinde yaşam ve yaşamda karşımıza çıkan bir aşk ne kadar gerçek? O güzel kadının kafamızdaki imajı, tıpkı filmin başındaki erotik tanrıça imajdan mı ibaret? Yani duyusal algımızın sonucu hep yanılsama mı? Bir aşk neticesi elimizde kalan sadece devinimsiz imaj mı? Adam'ın odasına astığı kağıda çizilmiş bir Lale resminden öte bir şey değil mi? Filme yakıştırdığım bu felsefi altyapı bu düşüncelere gark olmama neden oldu.


Tabii ki böyle bir film için İstanbul şehri, bulunmaz bir mekan. İki koca imparatorluğa başkentlik yapmış İstanbul'un, sadece "Orient" diye ifade edebileceğimiz alanlarının seçilmesi bir tesadüf değil. Hayal mi, rüya mı yoksa gerçek mi belirsiz bir hikayeyi, mezarlıklara, harabelere, dehlizlere taşımak filmin şiirsel ve gizemli anlatımını olumlu etkilemiş. Radyoda sıkça duyduğumuz Müzeyyen Senar şarkıları, bizim kültür mirasımızla da güzel filmler yaratılabileceğine güzel bir örnek olmuş. Müzikler arasında beni en derinden etkileyen ise Münir Nurettin Selçuk'un seslendirdiği, Itri'nin Nat'ı Şerif bestesi oldu. Doğu neyinin uhrevi tınısı, görüntüyü gerçeküstü kılmakta oldukça faydalı olmuş.

http://www.youtube.com/watch?v=9I2h1ZcXDBY

Filmin, karakterlerin bu denli belirsiz ve renksiz olması nedeni ile,çekildiği yıllarda, yoğun bir şekilde tenkit edildiğini duydum. Bu o dönem için belki normaldir, çünkü hem romanda hem de sinemada yeni bir akımın ilk örnekleri verilmekte. Fakat bugün bu gözle izlediğim vakit beni bile bazı hususlarda düşündüren bir film oldu. Karakterler hakkında yeterince bilgi sahibi değiliz, bir karakter oldukları bile şüpheli, zaman karmakarışık ilerliyor ve bu sebeple pek çok husustan azade oluyoruz. Karakterin, zamanın ve mekanın şartları ile düşünmeyi bıraktığımızda ise yönetmenin kafasındaki düşünceye daha çok yaklaşıyoruz. Bu açıdan bakınca güzel bir film izlediğimi düşünüyorum. Tabii filmin ülkemizle alakalı olması da beni cezbeden bir başka husus.


İşte filmden edindiğim sonuçlar bunlar, lakin başta bahsini ettiğim üzere Elealıların iddia ettiği gibi filmi duyular neticesi edindiğim izlenimlere göre kavramaya çalıştığımdan bir yanılsamaya uğramam da kaçınılmaz olsa gerek. Bu durum da ciddi bir paradoks yarattığına göre sözlerimi burada sonlandırıp, bu güzel filmi izleyip, kendi duyularınızla kendi yanılsamanıza düşmenizi temenni ederim. Son olarak bu incelememi, zamandan, mekandan, yaşantılardan yani gerçek hayatın tüm şartlarından azade bir şekilde salt akıl yolu ile kavradığım hakiki güzelliklere ithaf ettiğimi belirtmek isterim.

http://www.youtube.com/watch?v=Ua-zYCL93zU

 

oluşturulma tarihi: 2017-05-10 11:56:27 (yaklaşık bir ay önce)
güncelleme tarihi: 2017-06-09 16:17:31 (19 gün önce)
okunma sayısı: 0, beğenilme sayısı: 0

yapışkan kelimeler: ölümsüz kadın, fransız sineması, Alain Robbe- Grillet, Zenon, Zenon Paradoksu,

Yorumlar


Olan Biten

  1. zett, "Ey, sinema üzerine yorum yapan ..." adlı yazıya yorum yaptı. 4 ay önce
  2. Rahilaa, "'Sybil' Gerçek Bir Hayattan Uya..." adlı yazıya yorum yaptı. 6 ay önce
  3. fthgzl79, "Kontrolü Kaybetme Zevki Üzerin..." adlı yazıya yorum yaptı. 10 ay önce
  4. fthgzl79, "Ey, sinema üzerine yorum yapan ..." adlı yazıya yorum yaptı. 10 ay önce
  5. Coreality, "Bir İç Hesaplaşma Olarak 'Dog..." adlı yazıya yorum yaptı. 10 ay önce
  6. gokturk_d, "Dekalog 1..." adlı yazıya yorum yaptı. yaklaşık bir yıl önce
  7. zverkov, "Dekalog 1..." adlı yazıya yorum yaptı. yaklaşık bir yıl önce
  8. mucahit, "Kış Uykusu Üzerine..." adlı yazıya yorum yaptı. yaklaşık bir yıl önce
  9. chillshaker, "Üç Renk: Beyaz..." adlı yazıya yorum yaptı. yaklaşık bir yıl önce
  10. sersak53, "Modern Zamanlar Anlatısı Üzer..." adlı yazıya yorum yaptı. yaklaşık bir yıl önce