Filim Adamı



-> bir mevzu çıkar! -> mesaj kutusu -> 'cumhuriyet kurulduğundan beri 12 eylül'ü yaşıyoruz'




"'Cumhuriyet kurulduğundan beri 12 Eylül'ü yaşıyoruz'" başlığına cevaben...




darkscream
darkscream
http://youtu.be/wVnzpq8nlZw

Hüsnü Arıkan ile röportaj...

14/10/2011

 

'Mino'nun Siyah Gülü'nde 12 Eylül dönemini bir ailenin kadınlarının gözünden anlatan Hüsnü Arkan: ' 12 Eylül darbesini yapmak için apolet gerekmez; heves ve çalışan halka ihanet eğilimi yeter'

 

alt

 

Hüsnü Arkan 1958 yılında İzmir de doğdu. 9 Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi nden mezun oldu. 1985 te, kesinleşen cezası nedeniyle yurtdışına çıktı. 1993 te Türkiye ye döndü ve Ezginin Günlüğü ne katıldı. Grubun on bir albümüne katkıda bulundu. Arkan ın kitapları: Ölü Kelebeklerin Dansı , Menekşeler Atlar Oburlar , Uzun Bir Yolculuğun Bittiği Yer , Hiçe Doğru , Uyku . Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

 

 

‘Mino’nun Siyah Gülü’, Hüsnü Arkan’ın beşinci romanı. Türkiye’nin son elli yılından kesitler sunan ve iki darbe arasında yetişen özgür ruhlu bir kadının ekseninde, çağın ruhuna ilişkin keskin gözlemler aktaran roman, akıcı üslubun içine ustalıkla yerleşmiş siyasal bildirisiyle de dikkat çekiyor. Kitabın bir de CD hediyesi var. CD’de ise Hüsnü Arkan’ın Deniz Gezmiş ve arkadaşları için bestelediği 5 Mayıs adlı bir şarkı yer alıyor. Arkan’la yeni romanı ‘Mino’nun Siyah Gülü’nü konuştuk…

 



‘Mino’nun Siyah Gülü’, 12 Eylül darbesinin ardından yaşanan bir idam trajedisiyle başlıyor. 12 Eylül faşizmi, 80’li yıllardan başlayarak özellikle sinema ve edebiyatın sıklıkla eğildiği bir alan oldu ama bir yandan da bu döneme ilişkin ürünler yoğun eleştirilere maruz kaldı. ‘Yılgınlık’ ya da ‘kahramanlık hamaseti’ olarak görülen eserler oldu. Siz, 12 Eylül’ü anlamaya/anlatmaya çalışan ürünleri nasıl değerlendiriyorsunuz?


Eleştiri denen şeyi çok kafama taktığımı söyleyemem. Siz bir şey yazarsınız, birileri yazdıklarınızı memnuniyetle karşılar, başka birileri de beğenmez ve hatta cephe alırlar… 12 Eylül odaklı hikâyeler ve romanlar da farklı tepkiler gördü… Yalçın Küçük’ün ‘Küfür Romanları’nı kastediyorsanız, bence erken gelişmiş bir tepkiydi. Çünkü henüz kayda değer nicelikte bir şey yazılmamıştı. Ayrıca edebî olmaktan çok, bir sosyolog tepkisine benziyordu. Bir yanıyla olumluydu. En azından, kendi içinde bir yönteme ve bakış açısına sahipti… Öte yandan, bir kuşağın baskı altındaki davranış biçimlerini anlamaktan da yoksundu. Şu bir gerçek ki, 1980 darbesinin sanat yoluyla eleştirisi, baskılar nedeniyle çok gecikti… Belki Yalçın Küçük’ün meramı da buydu. Neden yazmıyorsunuz, neden tepki göstermiyorsunuz, yaşadıklarınızı niye anlatmıyorsunuz demek istiyordu… O dönemle ilgili yazılanlardan Ümit Kıvanç’ın romanını severim. Bir de Latife Tekin’in yazdıklarını… 12 Mart’ta edebiyat, darbeye hemen tepki göstermişti. Erdal Öz’ün ‘Yaralısın’ ve ‘Kanayan’ öyküleri, Firuzan’ın ‘47’liler’ romanı acil servis hizmeti görmüştü… Bunlar olağanüstü şeylerdi. Biz o zaman çocuktuk, okuyorduk… Edebiyat çalışmalarında, Türkiye’nin yakın tarihini dilimlere bölmek, onu anlaşılır kılmaktan uzaklaştırıyor… 1960’ta Menderes’le beraber Yassıada’da yatan bir şair var; Faruk Nafiz Çamlıbel. O adamın şiirini Firuzan’ın ya da Can Yücel’in yazdıklarından bıçakla kesip ayırırsanız, yakın dönem edebiyat tarihini parçalarsınız. Parçaladığınız bu tarih size hiçbir şey anlatmaz. Anlatsa da yanlış anlatır. Bu açıdan, 60, 70, 80 darbeleri bir bütündür. Onları bir bütün olarak görmek yakın tarihi anlamamızı kolaylaştırır. Edebiyatın hangi darbede ne kadar tepki gösterdiğini önemsemiyorum. Edebiyatın son elli yıldaki siyasi gelişmeler karşısındaki duruşunu önemsiyorum. Ki bu duruş da önemli bir muhalif düşünceyi sergiledi. Tarihi böleceksek, en azından parçalanmayacak bir şekilde bölelim, derim…

Ben kendi adıma Münevver Hala’nın mektuplarından sürekli dönemsel göndermeler, güçlü metaforlar izlenimi edindim. ‘Vicdan’ isimli bir köpeğin ölmesi ve onun yerine gelen ‘Üzgün’ isimli köpeğin boş kalınca gelincik boğması gibi. Münevver Hala’yı, bir darbe sonrasının ve bir başka darbe öncesinin sosyal, psikolojik ortamını da yansıtan, hayata karşı halen naif, dirençli ve umutlu ‘olabilen’ bir çağın imgesi olarak görebilir miyiz?


Münevver Hanım, her şeyden önce özgür bir kadın. Siyasi gelişmelerin uzağında, bir kasabada büyüyor. Orada kendini iyi hissetmiyor. Dışına çıkmak, başka bir insan olmak istiyor ve başarıyor. Özgürlük fikri insana dışarıdan gelir. Kimse özgür doğmaz. Tam tersine bağımlı olarak doğar ve özgür olmayı sonradan öğrenir. Bunun için çaba göstermek gerekir. Genleriniz yardımcı olmazsa zorlanırsınız. Söylediğiniz gibi, Münevver Hanım iki darbe arasında yetişmiştir. İki darbe arasında Türkiye’de milyonlarca insan yetişti. Sabahları okul bahçelerinde millete ve devlete bağlılık andı içtiler. Her gün… Ve hâlâ da içiyorlar. Bu açıdan, iki darbe arasında yetişmişliği aşabildiğimizi söyleyemem. Özgürleşmek isteyen bireyin başarması gereken şey, herhangi bir çağın bir imgesi olmaktan bir an önce kurtulmaktır. O çağın insanları gibi düşünmemektir, saltık birey olmayı öğrenmektir.

Biraz önceki soruyla da bağlantılı olarak, güncel-politik bir tartışmayı sormak istiyorum size… 12 Eylül’ün üzerinden çok zaman geçti, gündelik yaşamda ve siyasal alanda pek çok değişiklik oldu; geçen yıl bir referandumla darbecilerin yargılanmasının önü açıldı ve Türkiye şimdi bir ‘yeni Anayasa’ gündemine sahip. Buna rağmen, özellikle darbenin mağduru olan kesimlerde 12 Eylül’ün ana hatlarıyla sürdüğü yönünde bir görüş var… Buna katılıyor musunuz? Türkiye 12 Eylül darbesiyle hesaplaşmasını gerçekleştirebilmiş ya da bu hesaplaşma için gerekli zemini yakalayabilmiş midir?


Biz, Cumhuriyet kurulalı beri 12 Eylül’ü yaşıyoruz… Bunu söylemekten korkanlar 38’den beri diyorlar. Bunun anlamını bilmeyebiliriz ama en yakınımızdaki herhangi bir yaşlı Kürt’e sorarsak öğreniriz. Yaşlı Kürt bize ne der? “Ben 1938’i gördüm” der, “33 kurşunu gördüm” der… Sorumlusu Celal Bayar’dır, İnönü’dür. Biri liberal, diğeri devletçidir. Biri asker, biri bankacıdır; bir aynanın iki yüzüdür. Ve bugün hâlâ süren savaşın sorumluları liberaller ve devletçilerdir… 12 Eylül, beş generalin becereceği bir iş değildi. O beş general hayatlarında ciddi bir çatışma bile görmemişler. İki eşeği suya götürebileceklerinden şüpheliyim. Arkama banka sermayesini, ABD hükümetini ve Türkiye burjuvazisini alsam, ben de bir yeni 12 Eylül yaparım. Kolaydır. Bunun için apolet gerekmez; heves ve çalışan halka ihanet eğilimi yeter. Şimdi Türkiye’nin herhangi bir şehrinin sokaklarına çıkın, adliyelerine gidin, okullarına uğrayın. Çoğu zaman, çocukların eğitimi, ay sonunu zor getiren öğretmenlerin umurunda değildir. Yargıçlar Yargıtay’dan dönmekten tırsar, polisler rüşvetçi ve soyguncudur. Hepsi böyle midir? Değildir. Ama hiçbirinin böyle olmaması gerekir. 12 Eylül işte budur. Bir halkı çayıra salmaktır. Polis devletidir.

12 Eylül sürüyor yani...


12 Eylül her açıdan tabii ki sürüyor. Kaç gazeteci içeride yatıyor, başka örneğe gerek var mı? Ruşen Çakır, Banu Güven programlarını bırakıyorlar, başka örneğe gerek var mı? Nuray Mert’i görebiliyor musunuz? Ya da Ertuğrul Kürkçü’yü, ya da Sırrı Süreyya’yı ya da Ahmet Türk’ü. 12 Eylül bir dönemin adı değildir, bir sistemin adıdır. Ordunun devreden çıkarılması, darbe ihtimalinin kaybolması iyi bir şeylere işaret. Omuzunda silahla gezen, hayatını kışlada geçirmiş birinin beni yönetmesini tabii ki istemem. Sözüm ona, şimdi Evren’i yargılayacağız. Ben Kenan Evren’in yargılanmasına karşıyım. Onun yaptığını İsmet İnönü de yaptı, Celal Bayar da yaptı. Menderes, Demirel, Ecevit, Tansu Çiller de yaptı… Buyurun hepsini yargılayalım; adam günah keçisi mi? Ama önce Türk burjuvazisini yargılayalım. Kıdem tazminatlarının yüksekliğini Kenan Evren’e şikâyet eden Vehbi Koç’u yargılayalım. Ulusu hükümetine açık destek veren sanayici derneklerinin yöneticilerini, banka sermayesini yargılayalım.


Ya bir yerde hata yapıyoruz ya da kendimize yalan söylüyoruz. Ya üçkağıtçıyız ya da tamamen unutuyoruz… Kimi yargılayacağız? Menderes’in asılmasına oy veren ve sonra 12 Eylül’de Devlet Bakanlığı görevine getirilen Mehmet Özgüneş’i mi? Bülent Ersoy’un sahneye çıkmasına yasak koyan İçişleri Bakanı Selahattin Çetiner’i mi, vatandaşı bankerlere soyduran, sonra da utanmadan “kumar oynamasalardı” diyen Maliye Bakanı Kaya Erdem’i mi? Bakanlığı döneminde önemli bir holdingi hayali ihracat suçlamalarında kayırdığı söylenen Ali Bozer’i mi? Sıkıyorsa 12 Eylül faşizminin ekonomiden sorumlu devlet bakanını, Turgut Özal’ı yargılayalım…


27 Mayıs’ın hemen sonrası, 1960, 61 ve 62 yıllarıyla, günümüz Türkiyesi arasında geçişler var sık sık romanda… Sol yazın geleneğinde, 27 Mayıs’a giden eylemci sürece haklı bir sempati ama darbe ve sonrası uygulamalarına karşı da kimi zaman anlaşılmaz bir suskunluk hali hâkim. Oysa sizin romanınızda daha ‘mesafeli’ bir tutum dikkat çekiyor. Bu iki darbe arasındaki akrabalığı ‘Tahsin Şahinkaya’, ‘Kenan Evren’ mektupları detayı üzerinden çok çarpıcı bir şekilde gösteriyor…

Semih Sancar Akbank yönetim kurulu üyesidir. Turgut Sunalp Garanti Bankası yönetim kurulu üyesidir. Muhittin Fisunoğlu Sümerbank yönetim kurulu üyesidir. Memduh Tağmaç Sanayi ve Kalkınma Bankası yönetim kurulu üyesidir. Bu liste elli kişiliktir. Hepsi generaldir, hepsi darbecidir ve hepsi finans sermayesinin hizmetindedir. Ödüllendirilmişlerdir. Bugünden bakınca, 1961 Anayasası’na karşı çıkmak çok kolay görünüyor… Ama kimse niye karşı çıktığını açıklayamıyor… Başlangıç metni hariç tutulursa, benim çok fazla itirazım olmaz… Türk solu, 1980 darbesi hariç, darbelere kendini hep yakın hissetti. Bu roman için 60’ları ve 70’leri okumaya başladığımda, kendimi aldatılmış da hissettim. Bu iyi bir duygu değildi. Sosyalist olduğuna ihtimal verdiğiniz insanlar askerlerle aynı masaya oturmuş ve darbe planı yapmışlar. Bunları aslında biliyorsunuz, duymuşsunuz ama hep kulak arkası etmişsiniz. Kurtarma geleneği, giderek en kısa yoldan, darbeyle kurtarmaya dönüşmüş. Kimi kurtaracaksınız? Halkı. Halkın bundan haberi var mı? Yok! Vekalet iyi bir şey değildir. Kendinden menkul vekil olmak hiç iyi bir şey değildir. Öte yandan burjuva siyaseti renklerin en karasıdır; değil vatanı, ananızı bile satarsınız. Çünkü bütün her şeyin altında dönen, yatan, yaşayan ve adına ekonomi denen şey, burjuva bireyi hiç layık olmadığını düşündüğü yerlere sürükler. Sürüklendiğiniz yer öyle bir yerdir ki, memnun kalırsınız. Buna zenginlik diyorlar. Ben ahlâksızlık diyorum. Cinayetten, ruhsal oburluktan, cinsel istismardan daha büyük bir ahlâksızlık. Bu ahlâksızlığın kanıksandığı bir yerde, her tür darbeyi yapabilirsiniz… 60, 70, 80, 90; fark etmez…

 



Mİno’nun Sİyah Gülü
Hüsnü Arkan
Kırmızı Kedi Yayınevi
2011, 252 sayfa, 17.5 TL.

 

 

kaynak: www.radikal.com.tr (bildiğin copy-paste yaptım işte)

 



Çrş, 19 Eki 2011, 16:21 (5 yıl önce)



yaz, çiz..

Yüz ifadeleri: " o:) ", " :3 ", " o.O ", " :'( ", " 3:) ", " :( ", " :O ", " 8) ", " :D ", " >:( ", " <3 ", " ^_^ ", " :* ", " :v ", " :) ", " -_- ", " 8| ", " :p "," :/ ", " >:O ", " ;) "